DEZAVANTAJLI GRUPLAR VE İKLİM KRİZİNİN ETKİLERİ
İklim değişikliği küresel bir olgu olsa da, etkileri eşit şekilde dağılmamaktadır. Milyonlarca insan için iklim krizi yalnızca çevresel bir değişim değil; aynı zamanda derin bir sosyal ve ekonomik acil durumdur.
Bu yük, hâlihazırda yoksulluk, ayrımcılık ve temel hizmetlere sınırlı erişim gibi sorunlarla mücadele eden kesimlerin üzerinde daha ağır hissedilmektedir.
İklim değişikliği bir risk çarpanı gibi işlev görür; barınma güvencesizliği ve gıda yetersizliği gibi mevcut kırılganlıkları daha da derinleştirir. Toplumlarımızdaki yapısal zayıflıkları görünür kılar ve yönetilebilir sorunları, yaşamı kökten değiştiren felaketlere dönüştürür.
İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ VE EŞİTSİZ ETKİLER
İklim değişikliği ile eşitsizlik arasındaki ilişki oldukça çarpıcıdır. Araştırmalar, küresel emisyonlardan en az sorumlu olan kesimlerin, iklim krizinin sonuçlarından en fazla etkilenenler olduğunu tutarlı biçimde göstermektedir.
World Inequality Lab verilerine göre, dünya nüfusunun en alt %50’lik kesimi toplam emisyonların yalnızca %12’sinden sorumluyken, iklim değişikliğinin yol açtığı göreli gelir kayıplarının %75’ini yaşamaktadır.
Bu dengesizlik, karbon ayak izi en düşük olan toplulukların çevresel tahribatın en yüksek maliyetini üstlenmek zorunda kaldığı temel bir adaletsizliği ortaya koymaktadır.
EN YÜKSEK RİSK ALTINDAKİ TOPLULUKLAR
Düşük Gelirli Haneler ve Kentsel Isı
Maddi kısıtlılıklar, birçok aileyi taşkın alanları veya kentsel ısı adaları gibi yüksek riskli bölgelerde yaşamaya zorlamaktadır. Dünya Bankası, artan gıda fiyatları ve bulaşıcı hastalıkların yayılması nedeniyle iklim değişikliğinin 2030 yılına kadar 100 milyon ek insanı aşırı yoksulluğa itebileceğini tahmin etmektedir.
Amerika Birleşik Devletleri’nde 2020 yılında Nature Communications dergisinde yayımlanan bir rapor, geçmişte ırksal kredi ayrımcılığına maruz kalan mahallelerin yüzey sıcaklıklarının, varlıklı ve ayrımcılığa uğramamış bölgelere kıyasla 12°C’ye kadar daha yüksek olduğunu ortaya koymuştur.
Kadınlar ve Kız Çocukları
Sosyal ve kültürel engeller, iklim afetleri sırasında kadınların karşılaştığı riskleri önemli ölçüde artırmaktadır. İstatistikler, çevresel felaketlerde kadın ve çocukların erkeklere kıyasla 14 kat daha fazla ölüm riski taşıyabildiğini göstermektedir.
Bu durum çoğunlukla:
Bilgiye eşitsiz erişim,
Finansal kaynaklar üzerinde sınırlı kontrol,
Tahliye sırasında kadınların çocuklara veya yaşlılara bakmak için geride kalmasına yönelik toplumsal beklentiler
gibi nedenlerden kaynaklanmaktadır.
UNICEF’e göre yaklaşık 1 milyar çocuk, aşırı su kıtlığı yaşayan ülkelerde yaşamaktadır. Bu yük, çoğu zaman kilometrelerce yürüyerek su taşımak zorunda kalan ve bu nedenle eğitimlerinden geri kalan kız çocuklarının omuzlarına binmektedir
Emek ve Küresel Ekonomi
Artan sıcaklıklar, açık alanda çalışan işçiler üzerinde ciddi fiziksel etkiler yaratmaktadır. Isı yükseldikçe iş gücü verimliliği düşmekte ve bu durumun 2030 yılına kadar küresel ekonomiye yıllık 2,4 trilyon dolar kaybettirmesi beklenmektedir.
Bu etki özellikle tarım, inşaat ve atık toplama gibi sektörlerin yaygın olduğu daha yoksul bölgelerde yoğunlaşmaktadır. Ancak en çok etkilenen bölgelerde bile zorunlu dinlenme araları ve serinleme alanları hâlâ yaygın değildir.
Yaşlılar ve Tıbbi Kırılganlık
Aşırı sıcaklıklar, yaşlı nüfus için önde gelen ölüm nedenlerinden biridir. 2022 Avrupa sıcak hava dalgaları sırasında 60.000’den fazla sıcaklığa bağlı ölüm kaydedilmiş ve bunların büyük çoğunluğu 65 yaş ve üzeri bireyler arasında gerçekleşmiştir.
Kriz dönemlerinde sağlık altyapısı çoğu zaman bu grupları korumakta yetersiz kalmaktadır. Örneğin, 2017 yılında Maria Kasırgası’nın Porto Riko’yu vurmasının ardından Harvard tarafından yapılan bir değerlendirme, yaklaşık 3.000 kişinin hayatını kaybettiğini ve ölümlerin büyük ölçüde elektrik ve sağlık sistemlerinin çökmesi nedeniyle gerçekleştiğini ortaya koymuştur. Bu sistemler özellikle diyaliz tedavisi gören ve sıcaklığa duyarlı ilaçlara bağımlı yaşlı bireyler için hayati öneme sahipti.
Yerli Halklar
Yerli topluluklar, dünyanın kalan biyolojik çeşitliliğinin yaklaşık %80’inin koruyuculuğunu üstlenmektedir. Küresel ısınmaya katkıları son derece sınırlı olmasına rağmen, krizin ön cephesinde yer almaktadırlar.
Kuzey bölgelerde çözülen permafrost, yolları ve evleri tahrip etmekte; değişen karibu göç yolları ise gıda güvenliği açısından hayati öneme sahip geleneksel avlanma yöntemlerini tehdit etmektedir.
FİNANSAL DÖNÜŞÜM
Bilgiye erişim ve finansal koruma, hayatta kalma oranlarını doğrudan etkilemektedir. Washington Üniversitesi’nin 2023 yılında yayımladığı araştırmaya göre, Kaliforniya’daki orman yangınları sırasında İngilizce yeterliliği sınırlı olan kişilerin yalnızca %57’si acil tahliye mesajlarını alabilmiştir.
Benzer eşitsizlikler finans sektöründe de görülmektedir. Özel sigorta şirketlerinin, Louisiana kıyıları gibi sel riski yüksek bölgelerden çekilmesiyle birlikte konut değerleri hızla düşmekte; düşük gelirli sakinler ise taşınma ya da yeniden inşa etme imkânı bulamadan değer kaybeden mahallelerde adeta sıkışıp kalmaktadır.
İKLİM FARKINDALIĞI VE ADALETİN ZORUNLULUĞU
Dezavantajlı grupları önceliklendirmeyen bir küresel iklim stratejisi sürdürülebilir değildir. OECD verilerine göre, birçok ülke strateji belgelerinde risk altındaki topluluklara yer verse de, bunların beşte birinden daha azı finansal planlamalarına adalet göstergelerini gerçekten entegre etmektedir.
Gerçek anlamda dirençli bir gelecek inşa etmek için uluslararası politikalar şu önceliklere dayanmalıdır:
Uyum (adaptasyon) kaynaklarının yüksek riskli ve düşük gelirli topluluklara yönlendirilmesi
Tüm fiziksel yeterlilikleri, yaş gruplarını ve dil farklılıklarını dikkate alan kapsayıcı afet yönetimi protokollerinin uygulanması
Çevresel bozulma nedeniyle yer değiştirmek zorunda kalan bireylerin onurunun ve hukuki haklarının korunması
SONUÇ
İklim değişikliği, yapısal zayıflıkları hedef alır. Yoksulluğu ve dışlanmayı cezalandırır. Eğer bu krizi yalnızca teknik ya da bilimsel bir sorun olarak ele alırsak, üreteceğimiz çözümler eksik kalacaktır. İklim eylemine sosyal ve ekonomik adalet perspektifinden bakmak zorundayız.
Çağımızın belirleyici sorusu şudur: Sürdürülebilir bir dünyaya geçiş herkes için kapsayıcı mı olacak, yoksa eşitsizlik iklim krizinin kalıcı mirası mı haline gelecek?
Adil bir dönüşüm, yalnızca emisyonları azaltmak anlamına gelmez. Aynı zamanda güvencesizlik içinde yaşayan, hizmetlere erişimi sınırlı olan ve temsili zayıf toplulukları korumak anlamına gelir.
Bu; kirli enerji bağımlılığını artırmayan, çalışanları işsiz bırakmayan ve dezavantajlı toplulukları yeterli destek olmaksızın geride bırakmayan iklim ve sosyal politikalar tasarlamak demektir.
En kırılgan kesimleri göz ardı edersek, geçiş süreci zayıf ve kırılgan olacaktır; hatta yeni eşitsizlik biçimleri yaratacaktır. Dezavantajlı gruplara yönelik politikalar, alınan iklim eylemlerinin gerçek hayatta işe yarayıp yaramayacağını belirleyen temel unsurdur.
Atılan adımlar kararlı ve kapsayıcı olursa, toplumsal güven güçlenecek; güven güçlendikçe atılan adımlar daha sağlam ve etkili olacaktır.
