Климатска миграција: Како ће се границе променити до 2050. године?

2151587931 2

 2023’te yayınlanan IPCC raporu ve COP21 bulguları; 2018’de belirlenen 1,5 derece eşiğinin mevcut emisyon eğilimleri devam ederse 2030’ların başında bu eşiğin geçilmesinin yüksek bir ihtimal olduğunu ortaya koymuştur. Eğer mevcut durumun daha kötüye gitmesinin önüne geçilmezse başta kutuplardaki buzulların eriyeceği ve su seviyesinin yükselerek birçok kenti su altında bırakması gibi tehlikeler öngörülmektedir. Bu sebeple de milyonlarca insan evsiz kalması tehlikesi ile karşı karşıya kalacağı öngörülmekte. Bu durumun hukuk dünyasındaki yansımalarını iklim mültecisi ve iklim pasaportu kavramlarının tartışılması ve kaçınılmaz sonucu olarak iklim sınırlarının ne yönde değişeceğinin gündeme gelmesi ile görmekteyiz. Özellikle “hotspot” olarak adlandırılan Akdeniz havzası da ekonomik ve siyasi önemi de göz önünde bulundurulduğunda en büyük tehlike arz eden bölgeler arasında. 

 Dünya Bankası’na göre, 2050 yılına kadar iklim kaynaklı yer değiştirme Küresel Güney’de 143 milyona kadar insanı etkileyebilir ve Akdeniz, kuzeye doğru yönelen göç hareketleri için stratejik bir geçiş koridoru işlevi görebilir. Orta Doğu’da artan su kıtlığı ise hâlihazırda varolan iç göçe sebebiyet vermektedir. 

Intergovernmental Panel on Climate Change’nin Altıncı Değerlendirme Raporu’na göre Akdeniz havzası , Orta emisyon senaryolarında dahi yaz kuraklıklarının şiddetlenmesi, toprak neminin azalması ve su kaynakları üzerindeki baskının artması risklerini taşımaktadır. Orta Doğu ve Kuzey Afrika (MENA) bölgesinde ise kişi başına düşen su miktarının zaten düşük olduğu, iklim değişikliğiyle birlikte bunun daha da azalacağı öngörülmektedir. 

 

 World Bank tarafından yayımlanan Groundswell raporu, bu ekolojik projeksiyonların demografik sonuçlarını modellemektedir. Rapora göre, 2050’ye kadar MENA bölgesinde milyonlarca insan iklim etkileri nedeniyle ülke içinde yer değiştirmek zorunda kalabilir. Göç çoğunlukla kırsal alanlardan kent merkezlerine yönelmektedir. Bu durumda da ”iklim mültecileri“ olgusu gündeme gelmektedir. 

Mevcut uluslararası hukuk çerçevesi bu yeni hareketlilik biçimlerine sınırlı koruma sunmaktadır. 1951 Refugee Convention, iklim kaynaklı yer değiştirmeyi açıkça tanımamakta; bu da “iklim mültecileri” olarak adlandırılan kişileri normatif bir boşlukta bırakmaktadır. Her ne kadar Teitiota v. New Zealand gibi kararlar, aşırı çevresel bozulmanın belirli koşullarda geri göndermeme (non-refoulement) yükümlülüklerini tetikleyebileceğini kabul etmiş olsa da, iklim nedeniyle yerinden edilenler için ayrı bir hukuki statü tesis edilmemiştir. Mülteci tanımının genişletilmesi ya da ayrı bir “iklim mültecisi” kategorisi oluşturulması yönündeki öneriler bu boşluğu doldurmayı amaçlasa da, bağlayıcı küresel bir düzenleme henüz ortaya çıkmamıştır. Bu nedenle mevcut insan hakları rejimleri güncel ve gelecekte de daha büyük bir sorun olacağı öngörülen iklim mültecileri haklarını koruyamamaktadır. 

Bu bağlamda daha yenilikçi ve ileriye dönük bir yaklaşım ise “iklim pasaportu” fikridir. Bu kavram, iklim etkileri nedeniyle yaşanamaz hale gelen bölgelerden gelen bireylere sınır ötesi hareketlilik hakkı ve potansiyel olarak iş gücü piyasasına erişim sağlayacak bir hukuki belgeyi ifade eder. Bu tür düzenlemeler, sınırları harita üzerinde yeniden çizmekten ziyade, sınırların iklim kaynaklı yer değiştirmeye nasıl tepki vereceğini yeniden tanımlamayı amaçlamaktadır ki mevcut senaryolara bakıldığında hukuki ve siyasi çözümler arasında en iyi çözüm olarak değerlendirilebilir. 

Sonuç olarak, 2050 yılına gelindiğinde sınırlar harita üzerinde fiziksel olarak değişmeyebilir; ancak siyasi ve hukuki anlamları dönüşebilir. Deniz seviyesinin yükselmesi bazı kıyı çizgilerinin geri çekilmesine ve düşük rakımlı alanların daralmasına yol açabilir; ancak 2050 perspektifinde Akdeniz ve MENA bölgesinde büyük ölçekli coğrafi sınır kaymaları olası görünmemektedir. Öyle ki, Uluslararası hukukta, devletler, kıyı çizgisi değişse dahi deniz yetki alanlarını sabit tutma yönünde bir eğilim göstermektedirler. Bu nedenle iklim krizinin sınırlar üzerindeki etkisi büyük ölçüde harita üzerinde değil, sınırların nasıl işletileceği konusunda ortaya çıkacaktır. Artan iklim kaynaklı hareketlilik karşısında devletler iki yoldan birini tercih edebilir: Göçü bir güvenlik tehdidi olarak görüp sınır kontrollerini sertleştirmek ya da yeni koruma statüleri ve bölgesel iş birliği mekanizmaları geliştirerek sınır rejimlerini uyarlamak. Mevcut eğilimler, kısa vadede sınırların daha katı uygulanabileceğini düşündürmektedir. Ve fakat zamanın getireceği durumlara bakıldığında devletlerin geleneksel yaklaşımı terk edip iklim pasaportu gibi yenilikçi ve zamanın problem ve ihtiyaçlarına cevap veren yeni hukuki yaklaşımlar benimsemelilerdir.