Mangel på vand

3145 2 (1)

İnsan ve biyolojik yaşamın vazgeçilmez bir parçası olan su, gün geçtikçe değer kazanırken aynı zamanda insanlar arasında algılanan önemini de kaybetmektedir. Artan nüfusun beraberinde getirdiği sanayileşme ve su kullanımı ile sanitasyon konularında kamu bilincinin yetersiz olması gibi faktörler, bu algılanan önem kaybının nedenlerinden yalnızca birkaçıdır. Su kıtlığı olarak da bilinen bu kavram, kişi başına düşen kullanılabilir su miktarının her yıl azalması ve bunun sonucunda gelecekte küresel ölçekte su yetersizliğinin hâkim olacağı bir durumu ifade eder. Su krizi yalnızca ulusal ya da bölgesel bir sorun değildir; tüm dünyanın öncelik vermesi ve önlem alması gereken bir konudur.

Günümüz yüzyılındaki yüksek nüfusun ortaya çıkardığı en temel sorunlardan biri, temiz, kullanılabilir ve yeterli suya erişimdir. 2020 yılında yayımlanan bir makaleye göre, dünya genelinde 1,2 milyardan fazla insan içilebilir ya da insan yaşamı için kullanılabilir nitelikte suya erişememektedir. Ayrıca bu sayı, Ukrayna ve Gazze’deki savaşlardan önce belirlenmiş olup, aradan geçen altı yıl içinde yaşanan pek çok küresel gelişmeden önceki dönemi kapsamaktadır. Su krizi tek başına bir sorun değildir; enerji üretiminden sağlık hizmetlerine kadar birçok alanı dolaylı olarak etkilemektedir. Genel kabul gören görüşe göre, bir ülke veya bölgede kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı 1000 m³’ün altına düştüğünde o bölge “su fakiri” olarak kabul edilir. Bu oran 1000 ile 7000 m³ arasında olduğunda ise “su stresi” olarak adlandırılır. Gün geçtikçe “su zengini” olarak tanımlanan ülkeler bile bu eşiklere yaklaşmaya devam etmektedir. Durumun ciddiyetini somut bir örnekle açıklamak gerekirse, Türkiye’de kişi başına düşmesi beklenen su miktarı 2030 yılı için 1200 metreküp, 2040 yılı için 1116 metreküp ve 2050 yılı için 1069 metreküp olarak hesaplanmıştır.

Suyun yokluğu ilk olarak “su savaşları” kavramını akla getirmektedir ve bu kavramdan en çok etkilenen yerleşimler “su dezavantajlı bölgeler” olarak adlandırılmaktadır. Kuraklık riski ve yüksek nüfus oranları nedeniyle Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkeleri bu konuda ilk sırada öne çıkmaktadır. Bu ülkeler, jeomorfolojik konumları, coğrafi bölgeleri ve iklimleri nedeniyle su dezavantajlı bireylerin yoğun olarak bulunduğu yerlerdir. Suya erişimi çoğu insana kıyasla çok daha zor olan bu bireyler için ulaşabildikleri su, her zaman “kullanılabilir su” kategorisinde yer almamaktadır. Günümüzde yalnızca birkaç bölge için konuştuğumuz bu kavram, suyun bilinçsiz tüketimi nedeniyle küresel ölçekte yayılmaya başlamış ve “su savaşları” terimini giderek daha fazla gündeme getirmiştir.

Su savaşlarına eşlik eden çatışma kavramı, sorunun başka bir boyutunu ortaya koymaktadır. Ancak savaş yerine ülkeler arasında yürütülen diplomasi ve yapılan anlaşmalar doğru çözüm yollarıdır. İnsanlık tarihinin başlangıcından bu yana su savaşları yalnızca suyun varlığını elde etmek amacıyla yürütülen çatışmalar boyutuna ulaşmamıştır. Bununla birlikte ülkeler yerleşimlerini su kaynaklarının bulunduğu alanlara kurarak uygarlıklarını daha hızlı geliştirmek ve tarım ile hayvancılık gibi alanlarda verimlilik sağlamak için suyu her zaman önceliklendirmiştir. Bu bölgeleri ele geçirmek için yapılan savaşlar, yani dolaylı olarak suya daha yakın olmak amacıyla yürütülen mücadeleler “su savaşları” olarak adlandırılmıştır.

Ulusal ve uluslararası düzeyde gerekli önem verilmediği ve ortak hareket edilmediği sürece su krizi büyümeye devam edecektir. Bu bağlamda en önemli önerilerden biri bilinçli tüketim ve çevredeki insanları bu konuda bilgilendirmektir. Unutulmamalıdır ki her büyük etki birkaç küçük tetikleyiciyle başlar.

Referanslar: 

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/259635

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/4502040

https://www.wwf.org.tr/?13200/dunyasugunu